Arkada Oscar Wilde'ın portresi duruyor.
İnsan ister istemez bir an durup düşünüyor: Bir Türkiye analizi mi izliyoruz, yoksa bütün Türkiye'yi çözmüş, son bölümde de bize finali açıklayacak anlatıcıyı mı dinliyoruz?
Çünkü Sibel Edmonds'un anlattığı Türkiye, benim bildiğim Türkiye'ye pek benzemiyor.
Burada insanlar yok.
Kategoriler var.
Taliban var.
Cahil var.
Ülkücü var.
Düşük IQ var.
Çok eşlilik var.
Genetik var.
Afganistan var.
Ve bütün bu kategorilerin ne olduğunu bilen tek bir kişi var:
Sibel Hanım.
Program ilerledikçe insan ister istemez merak ediyor.
Bir insanın IQ'su televizyonda nasıl ölçülüyor?
75 mi?
78 mi?
Konuşma hızından mı hesaplıyoruz?
Aksandan mı?
Yoksa size katılmadıysa otomatik olarak 78 mi oluyor?
Çünkü ortada psikometrik test yok ama rakam var.
Eskiden “aptal” denirdi.
Şimdi “IQ'su 78 civarında” deniyor.
Rakam eklenince hakaret bilimsel olmuyor.
Sadece daha akademik bir ambalaja kavuşuyor.
Ben de aynı yöntemi kullanayım dedim.
Benim IQ'm kaç acaba?
Muhtemelen 76.
Belki 74.
Bilemiyorum.
Test yaptırmadım.
Ama olsun, karşımdaki insanın konuşmasını dinleyerek IQ ölçebiliyorsak benim de bilim dünyasına bir katkım olsun.
Sonra bize:
“Araştırın.”
deniliyor.
İyi.
Araştıralım.
Ama bu kez yalnızca Türkiye'yi değil, Türkiye'yi anlatan zihniyeti de araştıralım.
Çünkü Wilde'ın ironisinin yerini burada başka bir şey almış gibi görünüyor:
“Ben biliyorum, siz araştırın.”
İyi.
Araştıralım.
Fakat araştırmaya yalnızca Türkiye'den değil, Türkiye'ye bakan gözden başlayalım.
Çünkü bir insanın yanlış fikrini çürütmek başka bir şey.
O insanın zekâsına, ailesine, aksanına, genetiğine ve siyasi kimliğine bakıp fikrini daha baştan değersizleştirmek başka bir şey.
Birincisi eleştiri.
İkincisi ad hominem.
Üçüncüsü ise biraz “ben zaten senden daha zekiyim, dolayısıyla tartışmaya gerek yok” konforu.
Bir de şu “aydın” meselesi var.
Liberal olmak açık fikirli olmanın premium üyeliği değil.
Amerika'da yaşamış olmak Türkiye'yi otomatik olarak çözmenin DLC paketi değil.
Profesörlerle konuşmuş olmak da argümanın kaynakçasına eklenmiyor.
“Ben okudum.”
“Ben gördüm.”
“Ben araştırdım.”
“Ben biliyorum.”
Peki.
Bunların hepsi doğru olabilir.
Ama bunların hiçbiri söylediğiniz şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz.
Bir insan akademisyen olabilir ve saçmalayabilir.
Bir insan köyden çıkmış olabilir ve senden çok daha sağlam bir argüman kurabilir.
Bir insan liberal olabilir ve son derece dogmatik olabilir.
Bir insan milliyetçi olabilir ve son derece açık fikirli olabilir.
Bir insan muhafazakâr olabilir ve entelektüel olabilir.
Çünkü insanların siyasi kimlikleri IQ puanı değildir.
Sonra Taliban.
Ah, Taliban.
Programda o kadar geniş bir kullanım alanı kazanıyor ki bir noktadan sonra Türkiye'deki her şeyin Taliban'la bir bağlantısı olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.
Milliyetçi misin?
Taliban.
Muhafazakâr mısın?
Taliban.
Yerel ağızla mı konuşuyorsun?
Taliban.
NATO'ya mesafeli misin?
Taliban'ın kuzeni.
Biraz sert mi konuştun?
Tamam, Taliban.
Bir noktada insan gerçekten merak ediyor:
Türkiye'de Taliban'dan başka kim kaldı?
Türkiye'nin yüzlerce yıllık siyasi ve toplumsal dönüşümünü anlamak zor.
Osmanlı'nın son dönemini anlamak zor.
Cumhuriyet'i anlamak zor.
Laiklik tartışmasını anlamak zor.
Milliyetçiliği, İslamcılığı, muhafazakârlığı, sosyalizmi, liberalizmi, Batıcılığı, Avrasyacılığı anlamak zor.
Türkiye'nin farklı bölgelerini, sınıflarını, kültürlerini ve tarihsel tecrübelerini anlamak daha da zor.
Ama “Taliban” demek çok kolay.
Oryantalizmin konforu da burada başlıyor.
Önce bir Doğu karikatürü çiziyorsun.
Sonra karşına çıkan herkesi o karikatürün içine yerleştiriyorsun.
Uymayan varsa?
Biraz daha zorlayıp sığdırıyorsun.
Sonra da:
“Türkiye'yi analiz ettim.”
Serkan Abi'nin Türkçesi üzerinden yapılan yorum ise bunun küçük ama şahane bir örneği.
Adam yerel ağızla konuşuyor.
Buradan siyasi kimlik çıkarılıyor.
Sonra İran geliyor.
Sonra Taliban geliyor.
Sonra “Atatürk Türkçesi” geliyor.
Bir insanın aksanı nasıl oluyor da siyasi sicile dönüşüyor?
Bir ağız ideoloji değildir.
Bir telaffuz dünya görüşü değildir.
Yerel ağızla konuşmak siyasi manifesto değildir.
Atatürk'ün de gökten inmiş, bütün milletin uyması gereken standart bir “Atatürk aksanı” yoktu.
Rumeli'de yetişmiş bir insanın Rumeli'nin dil özelliklerini taşıması kadar doğal ne olabilir?
Ama olsun.
Aksandan da siyasi analiz çıkaralım.
Yarın sesli harflerden mezhep, ünsüzlerden parti üyeliği çıkartırız.
Yeterince özgüvenli anlatırsak kesin birileri inanır.
İslam meselesinde de aynı özgüven devam ediyor.
“İslam'da bu yok.”
Peki.
Hangi kaynakta?
Hangi mezhebe göre?
Hangi ilmi geleneğe göre?
Fıkıh var.
Kelam var.
Tefsir var.
Hadis var.
İslam düşünce tarihi var.
Yüzyıllarca oluşmuş devasa bir literatür var.
Elbette herkes İslam hakkında yorum yapabilir.
Ama “İslam budur, bu değildir” diye kesin hükümler veriyorsanız, insan doğal olarak kaynakça bekliyor.
Çünkü:
“Ben biliyorum” dipnot değildir.
Ve sonra genetik meselesi.
Burada benim özellikle kafam karışıyor.
Çünkü insanlık adına konuşup insanları ailelerine, kökenlerine ve genetiklerine göre sınıflandırmak biraz tuhaf.
“Ben insancıyım.”
Güzel.
Peki insan sevgisinin yeni ölçüsü DNA mı?
İnsanları fikirlerinden önce genetik dosyalarına göre sınıflandıracaksak, yarın televizyon programına kan grubu tablosuyla çıkalım.
“Bu arkadaşın argümanı A Rh negatif, zaten belli.”
Biraz daha devam edersek insanın aklına tarihin bazı çok kötü dönemlerinden gelen o meşhur sloganlar geliyor.
Sonra hemen kendimize geliyoruz.
Çünkü biz Sibel Edmonds değiliz.
İnsanları genetiklerine göre sınıflandıracak kadar “bilimsel” değiliz.
Biz hâlâ insanlara insan oldukları için bakıyoruz.
Aynı çelişki “insanlık için yapıyorum” tonunda da karşımıza çıkıyor.
İnsanlık adına konuşmak kolay.
İnsanların cehaletini teşhis etmek kolay.
Kendini hakikatin tarafına koymak kolay.
Zor olan, senden farklı düşünen insanı gerçekten anlamaya çalışmak.
Çünkü açık fikirli olmak, sadece kendi fikirlerini özgürce söylemek değildir.
Karşındaki insanın da senin kategorilerine sığmayabileceğini kabul etmektir.
Bir de “FETÖ'cü” meselesi var.
Sibel Hanım'a FETÖ'cü diyenler olmuş.
Yalan yok, ben doğrulamaya fırsat bulamadım.
Çünkü ben de onun gözünde muhtemelen şu pakete dahilim:
Talibancı.
Ülkücü.
Çok eşli.
Karısını döven.
Yerel ağızlı.
IQ'su 75–78 civarında.
Genetik açıdan da pek umut vaat etmeyen Anadolu modeli.
Üstelik entarimi çekmiş, sakalımın arasındaki bitleri tararken efil efil dolaşıyorum.
Araştırmaya vakit kalmadı.
Kendisine,
“FETÖ'cü bir senaristin kaleminden çıkmış, Amerikan aksanıyla Türkiye'yi içeriden bölmeye çalışan bir dizi karakteri gibi görünüyorsunuz.”
demek isterdim.
Ama ben Sibel Edmonds değilim.
Henüz üç cümleden CIA bağlantısı, genetik raporu ve IQ sonucu çıkarabilecek seviyeye gelemedim.
Bir insan hakkında böyle ağır bir şey söylemek için kanıt gerekir.
Ben de “araştırın” denildiğinde gerçekten araştırıyorum.
İşte yazının meselesi tam olarak burada.
Ben Sibel Edmonds'un CIA ajanı mı, FETÖ'cü mü, başka bir yapının parçası mı olduğunu iddia etmiyorum.
Çünkü elimde kanıt yok.
Bunu söylemek, eleştirdiğim yöntemin aynısını kullanmak olur.
Benim eleştirdiğim şey kimliği değil, yöntemi.
İnsanları önce kategorize edip sonra fikirlerini çöpe atmak.
Kendisini sürekli yukarıda, karşısındakini sürekli aşağıda konumlandırmak.
Her farklı görüşü cahillik, her farklı aksanı zihniyet, her siyasi ayrılığı Taliban, her tartışmayı IQ testine çevirmek.
Sonra da:
“Ben biliyorum, siz araştırın.”
İyi.
Araştıralım.
Ama bu kez yalnızca Türkiye'yi değil,
Türkiye'yi anlatan zihniyeti de araştıralım.
Çünkü Türkiye Taliban değil.
Türkiye Afganistan değil.
Türkiye Suudi Arabistan değil.
Türkiye tek bir siyasi kategoriye de sığmaz.
Türkiye'nin içerisinde aynı anda birbirine zıt fikirler, tarihsel deneyimler, kültürler ve hayatlar var.
Onu anlamak için önce insanlara etiket yapıştırmayı bırakmak gerekiyor.
Yoksa Türkiye'yi anlatmıyorsunuz.
Kendi kafanızdaki Türkiye karikatürünü anlatıyorsunuz.
Ve belki de asıl araştırılması gereken şey Türkiye'nin ne kadar karanlık olduğu değil.
Türkiye'ye bakan gözün kendi kör noktalarının ne kadar büyük olduğudur.