Bazen bir ülke, en zor soruyu en kolay cevabın arkasına saklar. Türkiye’de son günlerde olan biraz da bu. Şanlıurfa Siverek’teki okul saldırısı ile ertesi gün yaşanan Kahramanmaraş’taki okul katliamı, yalnızca aileleri değil, ülkenin kendine dair güven duygusunu da vurdu. Bu iki olayın ardından devletin ilk büyük siyasi refleksi, 15 yaş altına sosyal medya erişimini sınırlayan düzenleme oldu. [1][2][3]
Elbette çocukları dijital dünyanın zararlı içeriklerinden korumak meşru bir kamusal hedeftir. Nitekim kabul edilen düzenlemeye göre sosyal ağ sağlayıcılar, 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak, yaş doğrulama sistemleri kuracak ve ebeveyn kontrol araçları sağlayacak. [4][5] Kâğıt üzerinde bunların hiçbiri anlamsız değil. Sorun, doğru soruya eksik cevap verilmesinde başlıyor.
Çünkü bir çocuk ya da genç, okulda eline silah alıp tetiğe basıyorsa, mesele yalnızca hangi videoyu izlediği değildir. Mesele aynı zamanda o silaha nasıl eriştiği, okulun risk işaretlerini neden zamanında okuyamadığı, güvenlik katmanlarının neden işlemediği ve aile-okul-kamu hattının neden erken müdahalede yetersiz kaldığıdır. Kahramanmaraş’taki saldırı sonrası yapılan resmi açıklamada, 81 il valisi, emniyet, jandarma ve eğitim yöneticilerinin katıldığı toplantıda yalnızca dijital içeriklerin değil; okul içi ve dışı güvenlik, giriş-çıkış düzeni, kamera sistemleri, ziyaretçi uygulamaları, erken uyarı mekanizmaları, ruhsatsız silaha erişimin önlenmesi ve psikososyal destek süreçlerinin de ele alındığı açıklandı. [6]
İşte tam da bu yüzden, sosyal medya düzenlemesi tek başına bir çözüm değil; olsa olsa daha büyük bir meselenin bir parçası olabilir. Çünkü devletin kendi ortak açıklaması bile sorunun çok boyutlu olduğunu teslim ediyor: risk işaretleri, fiziki güvenlik, okul çevresi denetimi, psikososyal destek ve silaha erişim aynı denklemde duruyor. [6] O halde sadece dijital platformlara yüklenmek, ağır bir toplumsal sorunu tek bir ekrana sıkıştırmak anlamına gelir.
Üstelik son günlerdeki uygulama, yalnızca “koruma” değil, aynı zamanda cezalandırma ve bastırma refleksini de büyüttü. Emniyet Genel Müdürlüğü, okul saldırılarının ardından 940 sosyal medya hesabına erişim engeli getirildiğini, 93 Telegram grubunun kapatıldığını ve 83 kişi hakkında gözaltı kararı verildiğini duyurdu. [7] Suçu ve suçluyu öven, korku yayan, hedef gösteren içeriklerle mücadele elbette gereklidir. Ama burada da ince çizgi açıktır: Çocuk güvenliği için gerekli dijital denetim ile genişleyen bir ifade alanı baskısı aynı şey değildir.
Asıl tehlike, toplumun haklı öfkesinin kolay sembollere yönelmesidir. Bugün herkes “telefonları kapatalım” demeye hazır. Oysa daha zor ama daha gerekli soru şudur: Çocukları sadece uygulamalardan mı, yoksa ihmalden de koruyacak mıyız? Eğer cevap ikinci değilse, bu düzenleme yarın yeni bir trajediyi önlemeye yetmeyebilir.
Çünkü çocuğu korumak, yalnızca ekran süresini azaltmak değildir. Çocuğu korumak; evde silahı kilitlemek, okulda risk işaretini görmek, rehberlik sistemini güçlendirmek, öğretmeni yalnız bırakmamak, aileyi sürecin içine çekmek ve şiddeti romantikleştiren kültürel iklimle yüzleşmektir. İnterneti suçlamak kolaydır; zor olan, toplumsal ve kurumsal ihmalin tamamına aynı cesaretle bakabilmektir.
Bu yüzden bugünün doğru cümlesi şudur: Türkiye çocukları korumak istiyorsa, sosyal medyayı düzenlemekle yetinemez. Çünkü ekranlar tehlikeyi büyütebilir; ama çoğu zaman felaketi mümkün kılan şey, ekranın dışındaki boşluklardır.